Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Şükür ki tarih âlimliğinin uluslararası çapta ünlü ismi Halil İnalcık, onun talebesi İlber Ortaylı ve emsali diğerleri sayesinde tarih ilminin ne olup ne olmaması gerektiğini ayırt edebiliyor ve popüler menkıbecilikle uğraşan gösteri dünyasının aktüel figürlerini tarih ilmi bahsinden saymıyoruz. Bu basiret ve feraseti edinmeye epeyce katkı sunan Murat Bardakçı'nın ihya ettiği tarih gazeteciliğinin mühim payını da ihmal etmemek lazım.
Tarihin de diğer ilim/bilim dalları gibi eleştirel bir alan olduğunu ancak tarih âlimlerinden öğrenebiliriz. Menkıbeciler ve kıssacılar içinse hikaye, masal, mitoloji, hamaset ve kurmaca aracıyla nefsin heyecanını coşturma yegane hedeftir. Tarih âlimini izleyenler soru sormasını ve hakikati nasıl bulacağını öğrenir. Menkıbecinin izlenmesinden de taraftar tribününde tezahüratçılıktan öteye yol yoktur.
Geçenlerde eski dostumuz Mehmet Ali Bulut, Haber 7 sitesinde “Hasan Sabbah ile birlikte İran yüreğinde sakladığı muhabbete düşmanlık anlayışını (yani ehlisünnete sürekli muhalefeti/düşmanlığı) meslek haline getirmiştir!” diye yazdı.
Mehmet Ali 2006'da İstanbul'un eski büyükşehir belediye başkanı Ali Müfit Gürtuna'nın Turkuaz Hareketi'nde basın danışmanlığı yaparken bu fakir de aynı ofiste, kurulması planlanan siyasi partinin program, tüzük ve projeleriyle ilgili olarak çalışıyordu. Epeyce ahbaplık yaptık ve muhtelif meseleleri çokça konuştuk. O meselelerden bir tanesi de Şiilik ve İran konusuydu. “Şii hilali” çerçevesinde Şia ve İran hakkında tekerlemeye dönüşmüş bildik klişeleri tekrarladığı bir defasında, ona bunun tarih ilmi ve bilimsel metoda uygun söylenmiş bir söz olmadığını hatırlatıp Şiiliğin içindeki köklü usül, mezhep ve meşrep farklılıklarını, Şiilik içinde hangi teopolitik düşüncenin Şii hilali istediği, kimin buna karşı mücadele ettiğini örnekleriyle anlattım. Ehl-i Beyt takipçiliğiyle oluşmuş müesses Şia birikimini son derece sığ iki cümleye indirgemenin yanlışlığını ikaz ettim. Sohbetin sonunda demişti ki, “Şiilik mevzubahis olunca sağcılık ve mezhep damarımızın kabardığı bir gerçek, bunu itiraf ediyorum. Şiiliği araştırmadığımız da doğru. Aslında daha dikkatli olmalıyız, haklısın.”
Ama işte o samimi ve iyiniyetli itiraf ve insafın nedense bir türlü kalbe inemediğini, aklı yönetmeyi başaramadığını ve zihinsel nakarata dönüşmüş klişelerin esaretinden kurtulunamadığını hep tecrübe ediyoruz. Hal böyle olunca da menkıbeciliği aşamayan ve bâtıl önermelerle inşa edilen tarih bilgisiyle hiç olmadık hatalara düşmek mukadder hale geliyor.
Mehmet Ali'nin (Bulut) dile getirdiği fahiş hata içeren görüşleri AKP bünyesindeki sekter komitacılardan, kimi cemaat ve radikal örgütlere kadar pek çok muhit savunuyor.
Şayet mesele “Ayetullah makamına çıkmış olanlar aynı zamanda masum da sayıldıkları için hem siyasete müdahale ediyorlar, hem ahirete” cümlesindeki karacehaletten ibaret kalsaydı neyse de şu ifade o cehaletin nasıl bir aktivist tehlikeye dönüştüğünün emaresi sayılabilir: “Bu din, -Hasan Sabbah belasından sonra- İran’dan çektiğini, hiçbir düşmandan çekmedi. Çünkü Hasan Sabbah ile birlikte İran, yüreğinde sakladığı muhabbete düşmanlık anlayışını (yani ehlisünnete sürekli muhalefeti/düşmanlığı) meslek haline getirmiştir!”
Şia'nın ayetullah seviyesindeki âlimleri masum saydığını zanneden karacehalet mühim değildir. Fakat İran'ın Hassan Sabbah'tan beri Ehl-i Sünnet'le savaştığını söyleyen tarih cehaletinin üreteceği nefret, öfke ve şiddet, onarılması imkansız bir fitneye yolaçabilir.
İran'ın Hasan Sabbah'tan beri Sünnilikle savaştığı yalanına kanmış bir zihnin, Hasan Sabbah zamanında İran'ın Sünni bir ülke olduğunu düşünememesi nasıl bir kara ve karanlık fetretle karşı karşıya olduğumuzun akıl almaz örneğidir. Fethinden itibaren 16. yüzyıl başlarına kadar 900 yıl İran'ın Sünni bir ülke olduğunu farkedemeyip aktüel politik kutuplaşmaya tarihsel husumet varetmekten medet uman kötülük türüyle başetmek kolay değildir. Halbuki selefi tezvirata kanmayıp mesela şöyle sorulmalıdır: Madem Çaldıran Sünni-Şii mezhep savaşıydı, İran'da Sünniler ve Şiiler 900 sene niye hiç savaşmadı?
Yoksa ortada aslında tarih cehaleti yok da “İran hep düşmandı” sloganının sahipleri Sünni İran'ı da kapsama alıp bilerek mi böyle söylüyor ve Emevi Arapçılığını ihya etmeye çabalıyor?
Acaba bizim mezhepçi mutaassıplarımız Emevi selefisi olduklarından mı, nefret ettikleri İran sadece Şii İran değil ve Sünni İran'dan da nefret ediyorlar?
Acaba Emevi Arapçılığına isyanının Sünni İran'da başladığını, Sünniler ve Şiilerin Emevi tahakkümünü birlikte yıktığını bilerek mi “İran tehlikesi”nden bahsediyorlar?
Lafı dolandırmadan söylemekte yarar var: İslam'ın Hicaz'dan çıkıp İran'da ikinci kuruluşunu gerçekleştirerek görkemli bir kültür ve medeniyete dönüşmesine duyulan nefretin adı ve sanı Emevici selefiliktir. Selefilik ve onun muhtelif versiyonu anlayış ve yaklaşımlar, Sünni mi, Şii mi olduğuyla ilgilenmeksizin İslam'ın İran platosunda kurduğu bu medeniyetten, onun sanat, edebiyat, tasavvuf, irfan, felsefe, mimari, dinî ilimler ve biliminden nefret ediyor.
Bugünkü Şii İran'ın dünyaya iftiharla takdim ettiği iki büyük kahraman, meşhur şair ve filozof Şirazlı Sadi ve Hafız Sünni idi. Esasında batıya nükleer anlaşmayı kabul ettiren de işte bu kültür ve yumuşak güçtür. Şii İran'ın, Sünni ve Şii ayırmadan Müslüman İran tarihiyle iftihar etmesine tepki gösterirken gerçekte Sünni İran'dan da nefret eden cahillik ne yazık ki AKP iktidarının da, muhtelif cemaat ve grupların da egemen aklıdır.
Suudi Arabistan fonlarıyla Türkiye'de 12 Eylül'den beri yürütülen selefi sosyal mühendislik, kaynağı Sünni İran olan dinî kültürümüzü imhayı amaçlıyor. “Yeşil kuşak”çı 12 Eylül darbesinin Suud himayesinde yürümesine izin verdiği bu sosyal mühendislik, gulat Sünnilik sayılabilecek selefiliği yayma projesidir.
“Ehl-i kıble tekfir edilmez” paradigmasına sıkı sıkıya bağlı Sünni ulema Ehl-i Beyt Şiasına değil, “rafızilik” adını verdiği gulat Şiiliğe karşıydı, tıpkı gulat Sünniliğe karşı olduğu gibi. Makul Sünni ulemanın Ehl-i Beyt Şiası ile gulat Şiiliği (rafızilik) birbirinden ayırması kuşkusuz Emevi sarayı için tehditti. Bu nedenle aradaki farkı yoketmeye seferber oldu ve politik muhaliflerine de “rafızi” dedi. Gulat Şiilik ile gulat Sünnilik arasındaki tansiyon Çaldıran'da (1514) sıcak savaşa bile dönüştü. Makul akıl ve kalplerle hiç alakası olmayan gulatlar arası bu savaş hâlâ sürüyor, sürdürülmek isteniyor.
Oysa Sünni-Şii beraberliğinin modern zamanlarındaki etkileyici örneklerinden çok önce İran'da Sünniler ve Şiiler 900 sene birarada yaşadı. Ayrışma ve çatışma arayanların bu nedenle 900 yıllık tarihsel örneğe ilgi duymak yerine, her iki tarafın gulatlarının Çaldıran ve başka çatışmalarından hamaset üretmeye çalıştığını görüyoruz.
Bu satırların yazarı, kendisini müesses mezheplerinden birini paket olarak satın almak yerine tümünden yararlanmayı tercih edenler arasında sayıyor ve bunu herkese öneriyor. Bu fakirin düşüncesinde, tüm versiyonlarıyla Ehl-i Sünnet okulları paha biçilmez kıymette kütüphane, arşiv ve koleksiyon anlamı taşıyor. Şia, bu birikim üzerinde dakik çalışıp etkileyici sonuçlara varmış iyi bir muhakkik, Mutezile ise akılcı disiplinin sağlam metodolojisini İslam düşüncesine kazandırmış güçlü okuldur.
Karacahillerin tahrik ve fitnesine kanmayanlar için elimizde kardeşlik ve birliğin sayısız numunesi var. Mesela Şia hadis uleması için Şii rical alimleriyle Sünni rical alimleri arasında fark yoktur. Bu sahanın tüm temel kitaplarını aynı hizaya koyar ve istifade ederler (bu konuda yapılmış giriş çalışması için bkz: Hadisi Anlamanın Yöntemi, Abdulhadi Mesudi, Uluslararası el-Mustafa Üniversitesi Türkiye Temsilciliği yayınları). Kur'an ilimleri sahasında da Şii ve Sünni âlim ayrımı yapmaksızın kronolojinin tüm temel kitapları Şii muhakkikin elinin altındadır. (Bkz: Tefsir Ekolleri, Ali Ekber Bâbâyî, Uluslararası el-Mustafa Üniversitesi Türkiye Temsilciliği yayınları).
Kuşkusuz belli bir dinî kültür muhitinde küçük iktidarını korumak için çatışmaya muhtaç fitneciler hep oldu, olmaya devam edecek. Bunlar, cahilliğin egemenliğini de isteyecek. Fakat hakikate sadakat de hep varolacak ve o sadakatin dile getirdiği gerçekler en karanlık zamanlarda bile ışıldamayı sürdürecek.
Kenan Çamurcu